Antalya?da basketbol dendiğinde yaşı yetenlerin burnuna hemen o tanıdık koku gelir: Eski Atatürk Spor Salonu?nun rutubetle karışık heyecan kokusu. Işıklar Caddesi?nden aşağı doğru yürürken, dev çınarların arasından süzülüp o dar kapıdan içeri girdiğinizde sizi karşılayan sadece bir maç değil, bir şehrin aidiyet duygusuydu. Tribünlerin sahaya nefesini üflediği, rakip kim olursa olsun "07" plakanın ağırlığının pota arkasında hissedildiği o günler, Antalya basketbolunun romantik dönemiydi.

Bugün ise manzara çok farklı. Artık Döşemealtı?ndan Kepez?e kadar şehrin dört bir yanında devasa spor komplekslerimiz, pırıl pırıl parkelerimiz ve NBA standartlarında potalarımız var. Tesisleşme anlamında çağ atladığımız su götürmez bir gerçek. Ancak tribünlere baktığımızda sormadan edemiyoruz: Bu görkemli salonların içinde, o eski "basketbol şehri" ruhu hala yaşıyor mu?
Modernleşme beraberinde konforu getirdi ama galiba biraz da mesafeyi... Eski salonun o dar koridorlarında kurulan dostluklar, her basketten sonra titreyen o emektar tribünler, yerini bazen fazla steril, bazen de aidiyet bağından kopuk koltuklara bıraktı. Antalyaspor?un, Kepez?in ya da Muratpaşa?nın parkeye çıktığı akşamlarda tribünlerin dolması yetmiyor; o tribünlerin parkeyle bütünleşmesi gerekiyor.
?Antalya?nın çocukları, kendi şehirlerinin takımlarında "yıldız" olma hayali kurarken, sadece modern tesisleri değil, arkalarında o itici gücü, o mahalle kültüründen gelen desteği hissetmek istiyor. Eğer biz bu dev salonları sadece birer "spor alanı" olarak görürsek, ruhumuzu o eski Işıklar?daki yıkık dökük duvarda unutmuşuz demektir.

Antalya basketbolu bir yol ayrımında. Ya bu modern tesisleri ruhsuz birer beton yığınına çevireceğiz ya da o eski Atatürk Spor Salonu?ndan miras kalan o hırçın, tutkulu ve şehre aşık basketbol kültürünü bu yeni parkelere taşıyacağız. Unutmayalım ki; en iyi taktikler maç kazandırır ama şampiyonluk ruhunu sadece o şehrin çocukları ve onları karşılıksız seven tribünler inşa eder.